DOLAR 16,2570 -0.63%
EURO 17,4077 -1%
ALTIN 969,47-0,30
BITCOIN 467990-2,51%
Gaziantep
29°

AZ BULUTLU

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

Mehmet Bedri Gültekin

Mehmet Bedri Gültekin

15 Mart 2022 Salı

Türkiye ekonomisi kontrolden çıktı mı?

Türkiye ekonomisi kontrolden çıktı mı?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Olmak ya da Olmamak

Mehmet Bedri Gültekin

Türkiye ekonomisi kontrolden çıktı mı?

Son günlerde gerek içerde gerekse dışarda çok sayıda yorumcu, Türkiye ekonomisinin içinde bulunduğu durumu özetle bu sözlerle değerlendiriyor.

Altı ay içinde benzin ve motorin fiyatlarının üç katına çıkması, neredeyse her gün yapılan yeni zamlar, alelade bir krizin ötesinde bambaşka bir durumla karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor.

Ukrayna’da yaşanan savaş, kabul; olağanüstü bir durumdur ve bu sözkonusu ülkelerin hem komşularımız olmaları hem de Türkiye ekonomisi açısından önemli girdilerin temin edildiği ülkeler olmaları açısından yaşanan savaş, elbette Türkiye ekonomisini olumsuz anlamda etkileyecekti.

Ama enflasyonun yüzde yüzleri geçtiği, bugün yaşanan sıkıntıların en önemli nedenlerinden birinin özelleştirmelerle kamu ekonomisinin tasfiye edilmiş olduğu ortaya çıkmışken, elde kalan son kamu varlıklarının da haraç mezat elden çıkarılmaya çalışıldığı, milletin büyük çoğunluğu büyük bir hızla yoksullaşırken iktidar yandaşı çok küçük bir azınlığın servetlerini katladığı durumda, ekonomide yaşanan kırılmanın özel nedenleri vardır.

Bu nedenler doğrudan doğruya AKP iktidarından kaynaklanmaktadır. En önemlisi, piyasalar; iktidarın durumu düzeltebileceğine olan güvenini kaybetmiştir.

ENERJİ ÖRNEĞİ

Ekonominin kontrolden çıkışı gerçeği üzerine çok kanıt gösterilebilir. Ama son günlerin en çok konuşulan ve halkı en yakından ilgilendiren enerji konusundan hareketle olayı açıklamak mümkündür.

Bilindiği üzere son 35 yıldır gündemimizde olan ve AKP iktidarı döneminde doludizgin uygulanan özelleştirmeler, enerji üretimi ve dağıtımını da kapsamıştır. Bugün artık sıradan tüketici olan hane halkından küçük esnafa, çiftçimizden küçük ve orta sanayiciye kadar halkımızın yüzde 90’ınından fazlasını yakan elektrik faturalarının arkasında şöyle bir gerçeklik bulunmaktadır:

Elektrik üretiminin yüzde 80’i özel sektörün elinde… AKP iktidarı son olarak iki santralin daha özelleştirilmesini gündemine aldı. Yani devletin elektrik üretimindeki payı daha da azalacak.

Elektrik dağıtımı ise tamamen özel sektörde. Türkiye 21 dağıtım bölgesine ayrılmış durumda ve dağıtım, aslan payı yandaşlara olmak üzere tamamen özelleştirilmiş. Güney Marmara bölgesinde olduğu gibi bunlardan bazılarının yabancılara satışına da başlanmış durumda.

Kısacası elektrik üretimi ve dağıtımında Osmanlı dönemine geri dönmüşüz. 

Elektrikteki özelleştirmenin en çarpıcı yanı ise şurada: Devlet ürettiği yüzde 20 elektriği, kilovat saatini 32 kuruştan dağıtım şirketlerine satıyor. Dağıtım şirketleri ülkenin ihtiyacı olan geri kalan yüzde 80’i ise spot piyasadan 150 kuruş fiyatla temin ediyorlar.

Elektrik üretenlerin önemli bir kısmının aynı zamanda dağıtım şirketlerini ellerinde tutanlar olduğundan şüphe yok.

Kısacası devletin 32 kuruşa mal edip sattığı elektriği, özel şirketler 150 kuruştan kendi dağıtım şirketlerine satıyorlar. Onlar da 137 kuruştan meskenlere, diğer alıcılara ise (işyerleri ve sanayi) 206 kuruştan veriyorlar.

32 kuruş nerde, 150 kuruş nerde?

Devamını Oku

Hortlatılan “ezeli ve ebedi düşmanlar” teorisi

Hortlatılan “ezeli ve ebedi düşmanlar” teorisi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Olmak ya da Olmamak

Mehmet Bedri Gültekin

Hortlatılan “ezeli ve ebedi düşmanlar” teorisi

İlginçtir, Rusya’nın Ukrayna operasyonu ile birlikte Rusların ve Çinlilerin Türklerin ezeli ve ebedi düşmanları olduğu teorisi bazı çevreler tarafından yeniden piyasaya sürüldü.

Sosyal medyada bu konuda yapılan yorumlardan geçilmiyor. İyi Parti Genel Başkanı Meral Akşener ise işi daha da ileri götürdü. Rusya’nın, Ukrayna’dan sonra Türkiye’yi hedef alacağını, Kars ve Ardahan sorununu yeniden gündeme getireceğini bile iddia etti.

Ukrayna’dan sonra sıranın Polonya, Moldova ve Türk Cumhuriyetlerine geleceği iddia ediliyor. Batı emperyalizminin yayılma hedefinde olan  ve ekonomik büyüklüğü dünya ekonomisinin yüzde ikisini bile bulmayan bir ülkenin bunu nasıl becerebileceği üzerinde düşünülmüyor bile!

İnsanoğlu, ilkçağlardan bu yana savaşta propagandanın öneminin farkındadır. Bütün savaş klasiklerinde; Sun Tsu’nın Savaş Sanatı’ından, Doğu Roma savaş sanatı kitabı Strategikon’a kadar her yerde propagandanın savaştaki önemi anlatılır.

Ama Göbbels’in hakkını inkâr etmemek gerekir. Hitler’in Bakanı propagandayı, çağımız savaşlarında en önemli silahlar arasında ilk sıralara, belki de birinci sıraya yerleştirdi.

Televizyon ve internet ise propagandayı Göbbels’i bile kıskandıracak ölçüde önemli ve etkili kıldı. Çavuşeşku’yu bir askeri darbe ile deviren CIA, Temeşvar’da bir hastane morgundan çıkardığı on kadar ölünün bahçede yanyana dizili görüntülerini dünya basınına servis ederek “Çavuşeşku’nun öldürdüğü beşbin göstericinin” kanıtı olarak sunabildi!

Aynı merkez, Birinci Körfez Savaşı’nda İspanya açıklarında batan bir tankerin denize saldığı akaryakıt içinde çırpınan bir karabatak görüntülerini, Saddam Hüseyin’in Kuveyt petrol tesislerine yaptığı saldırının yol açtığı doğa felaketinin kanıtı olarak bütün dünyaya servis etti hatırlanacağı üzere.

Ve bu yalanlara inanan milyonlar oldu Dünyanın bütün ülkelerinde…

Şimdi benzer yalanlara Ukrayna’daki gelişmeler dolaysıyla tanık oluyoruz. 20 yıldır Rusya’nın bütün uyarılarına ve kendilerinin en başta verdikleri sözlere rağmen ısrarla Doğu’ya doğru genişleyen ve en sonunda da Ukrayna ve Gürcistan’ı da içine almak için harekete geçen NATO, hedefe konulan ülkenin kendini savunmak için almak zorunda kaldığı tedbirleri, “eşi görülmemiş bir barbarlık, saldırganlık” olarak propaganda ediyor.

2014 yılında iktidarı ele geçiren Soros-CIA destekli neo-Nazi mafya çetelerinin yönetiminde bulunan, yanız başına AB ülkelerinin sahip olduğu tarım topraklarının neredeyse yarısına sahip olan ve bundan dolayı bütün Batılı tekellerin iştahını kabartan Ukrayna, Rusya’ya karşı her türlü provakasyonun merkezi olurken, neo-Nazi çetelerin Rus çoğunluğun yaşadığı Donbass’ta 2014 yılından bu yana öldürdüğü sivil sayısı 10 binin üzerine çıkmışken, emperyalist psikolojik savaş merkezlerinin kontrolündeki Batı medyasında Rusya’yı zalim bir işgalci olarak gösteren ve gün 24 saat yapılan propaganda, kesinlikle bir psikolojik savaş başarısıdır!

GÜNÜMÜZ DÜNYASININ GERÇEKLERİ

Rusların ve Çinlilerin Türklerin ezeli ve ebedi düşmanları oldukları propagandasını da bu kapsamda değerlendirmek gerekir.

Bundan yüzlerce ve binlerce yıl önce “yağma”, “talan” “ganimet” ve komşu toplulukları düzenli “haraç”a bağlamanın, ekonominin çok önemli bir gelir kalemi olduğu tarih dönemlerinde komşu topluluklar arasında yaşanan kavgaları, ezeli ve ebedi düşmanlığın kanıtı olarak ele alanlar, bir yanıyla cehaletlerini ortaya koyuyor, diğer yanıyla da aslında bugün yaşanan kavgada birileri tarafından kullanılan “elverişli araçlar” olduklarını gösteriyorlar.

14. yüzyıldaki Timur, 16. yüzyıldaki Babür imparatorlukları ile gene 16. Yüzyılda Viyana kapılarına kadar dayanan Osmanlılar; yağma, ganimet ve “haraç”ın ekonomilerde önemli bir yer tuttuğu dönemin en son örnekleri idiler. Bu uzun tarihi dönem boyunca Türkler Çinliler ve Ruslar, komşu olmaktan kaynaklanan sürekli kavgalar içinde oldular doğal olarak.

Sonra devir değişti, insanlık kapitalizm çağına girdi. Batı Avrupa’nın ve Kuzey Amerika’nın kapitalist devletleri önceleri sömürgecilik döneminde askeri işgal ve kaba sömürüyle, emperyalizm çağında ise sermaye ihracı yoluyla dünyanın geri kalanını yağmaladılar, sömürgeleştirdiler ve bağımlı hale getirdiler.

Geçmiş dönemlerde yağmalayan ve yağmalanan, haraç veren ve alan topluluklar olarak karşı karşıya olan Asya ve Afrika’nın bütün toplumları bu sefer kapitalist sömürgeciliğin hedefi olarak aynı kaderi paylaşmaya başladılar. Gelişmiş kapitalist dünyanın sömürgesi olmak ya da kendi aralarında dayanışarak sömürgecilik zincirini koparmak kaderi.

Türkler ve Ruslar bu dayanışmanın ilk ve en parlak örneğini Türk Kurtuluş Savaşı döneminde verdiler.

Bu büyük gerçeğin farkında olan Atatürk, son nefesine kadar Sosyalist Sovyetler Birliği ile dayanışmanın önemine vurgu yaptı. Ölümünden bir yıl önce en yakın üç çalışma arkadaşına yaptığı vasiyet biliniyor: “Sovyetler Birliği’ne karşı asla bir ittifak içinde olmayın!”

Çin’in durumu belli. Son iki yüzyıldır aynı düşmana karşı savaşıyoruz. Çin, 1949 yılındaki büyük devrimle makus talihini yendi ve 70 yılın ardından şimdi Dünyanın en büyük ekonomisi. Ve Çin’in Sosyalist yöneticileri, Mao zamanından beri aynı şeyi söylüyorlar:

“Çin asla hegemonya peşinde koşmayacak. Ama eğer bir gün Çin hegemonya peşinde koşmaya başlarsa bütün dünya halkları Çin’e karşı birleşsinler ve onu yıksınlar!”

RUSYA-TÜRKİYE İLİŞKİLERİ

Şimdi yeniden Rusya-Türkiye konusuna dönelim: İki ülke de nesnel olarak aynı düşmanın hedefi durumunda. Bu nesnellik, birçok konuda iki ülkeyi beraber hareket etmeye zorluyor.

Rusya, Suriye’de Türkiye ile birlikte! 2016 sonlarında başlayan Astana süreci olmasaydı, büyük ihtimal ABD’nin, Kuzey Irak’taki kukla devleti bir koridor ile Akdeniz’e bağlayacak İkinci İsrail hayali gerçekleşmiş olacaktı. 

Libya’da gene Türkiye Rusya işbirliği bu ülkede nispi bir istikrarı sağladı ve bu da Doğu Akdeniz’de Mavi Vatan’ına sahip çıkmak isteyen Türkiye’nin elini güçlendirdi.

Kafkasya’da Azerbaycan, Rusya’nın da olumlu tavrı ve desteği ile 30 yıldır işgal altında olan topraklarını kurtardı.

Ekonomide Rusya’nın gerek tarım ürünleri alıcısı olarak, gerekse Turizm sektörünün ayakta kalmasında oynadığı hayati rol ile Türkiye’nin enerji ihtiyacının karşılanmasındaki payı biliniyor.

Son olarak bütün kışkırtmalara, AKP iktidarının tüm yalpalamalarına ve özellikle iktidar yanlısı medyada kampanya halinde yürütülen Rusya karşıtı yayınlara rağmen Türkiye’nin Rusya aleyhine yaptırımlara katılmamasına karşılık, Rusya da; ilan ettiği “hasım ülkeler” listesine almayarak ekonomik krizin pençesinde boğuşan Türkiye’ye en büyük yardımı yaptı.

İşte bu koşullar altında “ezeli ve ebedi düşmanlar” propagandası yapanlar bilerek ya da bilmeyerek günümüzün en büyük saldırganı ve Türkiye’nin baş düşmanı ABD emperyalizminin değirmenine su taşımış oluyorlar.

Devamını Oku

YÜZDE 10 PROTESTO OYUNUN NEDENİ

YÜZDE 10 PROTESTO OYUNUN NEDENİ
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Olmak ya da Olmamak

Mehmet Bedri Gültekin

YÜZDE 10 PROTESTO OYUNUN NEDENİ

Şahin Filiz hocam, 2 Mart 2022 günü yayınlanan yazısında “6’lı İttifak”ın 28 Şubat günü yaptıkları toplantı sonrasında yayınladıkları mutabakat metnini, “İktidara değil, Cumhuriyet’e muhalefet” başlığı ile değerlendirdi.

Bildirinin her tarafına sinmiş olan “kimlik siyaseti” anlayışını, “eşit vatandaşlık” gibi yalnız başına bile aslında nasıl bir programı anlattığı belli olan ifadeleri ve “inandığı şekilde yaşamak özgürlüğü” gibi bugün laik Cumhuriyeti hedef alan çevrelerin dilinde, slogana dönüşmüş özlemleri içeren mutabakat metni için Şahin Filiz’in makalesinin başlığı, özlü bir özetleme olmuş.

“6’lı İTTİFAK”

“6’lı İttifak” üzerine bir çok şey söylenebilir. Tek tek her bir Parti’nin sicili bu konuda çok şey anlatıyor. Ama sadece söz konusu Partilerin, son günlerin kimi gelişmeleri üzerine yaptıkları açıklamalara bakmak bile nasıl bir oluşum ile karşı karşıya olduğumuzu anlamak için yeter. 

Davutoğlu, Babacan ve Karamollaoğlu; “6’lı ittifak”ın bütün partilerinin 28 Şubat’ta karşı olma konusunda fikir birliği içinde olduklarını açıkladılar. Mutabakat metninin açıklanacağı gün olarak 28 Şubat tarihinin seçilmesinin ise başlı başına bir mesaj olduğunu belirttiler.

Kılıçdaroğlu, bir yanda 28 Şubat günü 28 türbanlı ile buluşarak yaptığı helalleşme ile “en anlamlı” mesajı verdi. Öte yandan Ukrayna’daki gelişmeler dolaysıyla gündemde olan NATO konusunda da, Partisinin grup toplantısında “İttifak’a bağlıyız” diyerek nerede durduğunu belirtmeye özen gösterdi.

Akşener ise, Rusya’nın gizli ajandasında Kars ve Ardahan’ı almak olduğunu söyleyerek iktidarı Rusya konusunda yeterince aktif olmamakla suçladı. “Putin haddini aşmıştır… Vakit boş laf vakti değil, yaptırım vaktidir.” diyerek Atlantik cephesinin en şahin sesi olmaya aday olduğunu gösterdi.

Kısacası “Millet ittifakı”, ABD, AB ve NATO’ya, “senin için önemli olan konularda ben, Cumhur İttifakı’ndan daha fazla sana yakınım” mesajını her vesileyle vermeye devam ediyor. Çünkü iktidar olmanın yolunun buradan geçtiğini düşünüyor.

ANAYASALAR

“6’lı İttifak”ın beraberce okudukları mutabakat metni içinde yer alan şu ifadeler, söz konusu Partilerin Laik-Demokratik Cumhuriyet’e nasıl baktıklarını çok güzel bir şekilde özetliyor:

“1921 Anayasası’nın nispeten kapsayıcılığının peşinden kurulan Türkiye Cumhuriyeti devleti, sonraki Anayasalarda daha dar kalıplara girmiştir.”

Mutabakat metnine başından sonuna kadar sinmiş olan bu anlayış İttifak ile ilgili olarak şu gerçekleri ortaya koymaktadır.

Emperyalist sömürgecilere ve onlarla işbirliği halinde olan feodal gericiliğe karşı bir milletin ayağa kalktığı, millet egemenliğinin kayıtsız şartsız tescil edildiği, Osmanlı ülkesindeki “kulların” Cumhuriyetin özgür yurttaşları olmasını sağlayan 1921 Anayasasını “nispeten kapsayıcı” diyerek küçümseyenler, gerçekte Türkiye’nin yaşadığı o büyük Devrime karşı çıkıyorlar.

1924 ve 1961 Anayasalarını ise 1980’de ABD’nin “Bizim oğlanları”nın yaptığı darbe Anayasası ve daha sonraki, özellikle AKP iktidarı dönemindeki ucube değişikliklerle bir tutan ifadeler ise sadece ve sadece “6’lı İttifak”ın Cumhuriyet’le sorunu olduğunu gösterir.

Ama şunu da ayrıca belirtmekte yarar var: 1921 Anayasası’na “nispeten kapsayıcı” payesi verilmesinin tek nedeni, bu Anayasa’da “Devletin dini İslamdır” ibaresinin olması, laikliğin olmamasıdır. Sonraki Anayasalara laiklik girdi. Ve “6’lı İttifak”a göre “kapsayıcılık” da gitti.

MUTABAKATTA OLMAYANLAR

“6’lı İttifak”ın mutabakat metninde Türkiye’ye yönelen tehditler yok. Suriye’de Fırat’ın doğusunda ABD’nin kurmaya çalıştığı kukla devlet yok! ABD parası ve silahı ile Türkiye yönelen terör tehdidine karşı ne yapılacağı yok!

“6’lı İttifak” son on yılda Türkiye’nin sırtına yıkılmış olan 8 milyonluk mülteci yükü konusunda da bir şey söylemiyor.

“6’lı İttifak”ın mutabakat metninde Ukrayna ve Gürcistan’ı da içine alarak Karadeniz’i  bu saldırgan emperyalist Paktın gölü haline getirme çabalarının Türkiye için ne anlam ifade ettiği üzerine de tek bir sözcük yok!

Metinde AKP ile iyice ayyuka çıkmış anti laik uygulamalardan hiç bahsedilmiyor!

“Mutabakat metni”nde özelleştirmelerle çökertilmiş ve kriz içindeki Türkiye ekonomisin nasıl düze çıkarılacağına dair tek cümle yok!

AKP iktidarının durumu belli. Gerek ekonomide, gerekse Suriye ve mülteciler konusu başta olmak üzere dışarda yaşanan gelişmeler ve AKP iktidarının performansı, önümüzde yapılacak seçimlerde bu iktidarı bir mucizenin bile kurtarmaya yetmeyeceğini gösteriyor.

“6’lı İttifak” işte böylesine elverişli bir durumda iktidara talip!

Ama bütün kamuoyu yoklamalarında yüzde 10 civarında görülen “protesto oyu”nun ve yüzde 20’lerdeki kararsız seçmenin ne anlam ifade ettiğini, sistem partilerinden birine oy vereceğini söyleyen seçmenlerin de önemli bir kısmının da “ehveni şer” tercihi yaptıkları gerçeğinin nedenini; İttifak’ın bildirgesinde yer alan, yukarda açıkladığımız gerçekler ışığında düşünmek gerekir.

Devamını Oku

28 Şubat’ta 28 türbanlı ile helalleşmek!

28 Şubat’ta 28 türbanlı ile helalleşmek!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

3 Mart 2022

Olmak ya da Olmamak

Mehmet Bedri Gültekin

CHP Genel Başkanı 28 Şubat günü 28 türbanlı kadın (duyuru, bu şekilde yapıldı ama Kılıçdaroğlu’nun türbanlı kadınla toplantısı 27 Şubat günü oldu) ile bir araya gelerek, “helalleşme” adını verdiği projesini hayata geçirme yolunda yeni bir adım attı.

İşin çarpıcı yanı; Kılıçdaroğlu’nun türbanlılarla “helalleştiği” gün, bundan 25 yıl kadar önce devletin yasalar çerçevesinde kendilerine verdiği görevin gereğini yaptıkları için yaşı 90’a dayanmış 14 emekli general ve amiralin altı aydır hapiste olmalarıydı.

Bu tablo Kılıçdaroğlu’nun helalleşme eyleminin, aynı zamanda bu emekli askerlere verilen cezayı onayladığı anlamına geldiğini de gösterir.

Ömrünü, gerektiğinde canını feda etme kararlılığı ile ülkesine hizmet etmekle geçirmiş generallerin yaşama hakkı yok! Ama türbanı, ortaçağ özlemcisi Siyasal İslamcı bir iktidarı gerçekleştirmek için bir araç olarak kullananlarla “helalleşme!”

CHP’nin içinde bulunduğu içler acısı durumun fotoğrafı budur!

Özgür kadından köle kadına

Türkiye, Cumhuriyet Devrimi ve bu Devrimin en önemli ayaklarından biri olan laiklik uygulaması ile Ortaçağ’ın çarşaf ve kafes arkasına kapattığı kadını özgürleştirdi, özgür yurttaş yaptı.

Türbanı bayrak yapanlar ise kadını yeniden Ortaçağ karanlığına geri döndürmek niyetindeler.

Kadın; düşünen, üreten ve yaratan bir birey olarak erkek ile eşittir. Türbandan başlayarak kadını yeniden kafes ardına gizlemeye çabalayanlar ise onu sadece bir cinsel obje olarak görüyorlar.

Türban olayı, ‘isteyen, istediği gibi giyinsin’ denerek bir özgürlük konusu olarak ele alınamaz. Gerek tarihte gerekse bugün; türban takmak, çarşafa girmek vb uygulamalarla kadını ikinci plana atan adımları savunanlar; iktidar olduklarında, yeterli güce ulaştıklarında, en başta, kadının istediği gibi giyinme özgürlüğünü ortadan kaldırdılar.

Son yarım yüzyıl içinde bir çok İslam ülkesinde bunun çok sayıda örneğini yaşadık. Onun için türban bir özgürlük sorunu değil, tam tersine en başta onu gönüllü olarak savunan kadını toplumda geri plana iter, arkasından buna direnen bütün kadınları zorla ve her türlü Ortaçağ’a ait baskı yönetimini kullanarak dünyayı onlar için zindana çevirir.

Onun için türban özgürlüğün değil baskının, zulmün sembolüdür.

Cemaat ve tarikatlara yaranma çabası

Kılıçdaroğlu’nun, türbanlılarla helalleşme eylemiyle kime mesaj verdiği önemlidir.

Bilindiği üzere Türban, Siyasal İslamcıların bir istismar aracı olarak 1970’li yıllarla birlikte Türkiye gündemine girdi. Daha öncesinde Türklerin İslamiyetle tanıştığı 8. Yüzyıldan bu yana geçen 1300 yıl boyunca türban yoktu.

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından ABD’nin Yeşil Kuşak Projesi uyarınca desteklenen ve palazlandırılan cemaat ve tarikatlar, dini siyasete alet etme uğraşılarında türbanı son derece elverişli bir “araç” olarak gördüler.

Amerikancı 12 Eylül rejimi, ülkenin bağımsızlıkçı ve devrimci birikimi üzerinden silindir gibi geçince meydan cemaat ve tarikatlara kaldı. Sistem partilerinin oy hesaplarıyla bu yapılarla uzlaşması sonucunda bugünkü noktaya kadar gelindi.

28 Şubat dönemindeki kısa süreli Cumhuriyet Devrimi Kanunları’nı uygulama çabası yeterli olmadı. ABD ile uzlaşma, çok geçmeden cemaat ve tarikatların çok daha güçlü olarak yeniden geri gelmesi ile sonuçlandı.

AKP iktidarı bir tarikatlar koalisyonudur. Devleti dini esaslara göre yönetme hedefini gizlemeyen AKP, bu hedefine ulaşma yolunda Türbanı sonuna kadar kullandı ve kullanmaya devam ediyor.

Eylemin gerçek amacı

Önemli olan nokta şudur: Bugün AKP’nin karşısında CHP ve Millet İttifakı’na destek veren kitlenin küçümsenmeyecek bir kısmı, laikliğin tehlikede olduğu gerekçesini ileri sürer.

Siyasal İslam’ın iktidara yürümede kullandığı en önemli aracın meşrulaşmasında AKP ile yarışan Millet İttifakı veya CHP; laikliği nasıl savunacaktır? Böyle bir çabada samimiyet var mıdır?

Tarikat ve Cemaat örgütlenmesine karşı tek bir söz söylemeyen, Mustafa Kemal Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler ve mensuplar ülkesi olamaz” sözünü ağzına bile almayanların laiklik savunusu sahtedir.

28 Şubat konusunda bir çok şey söylenebilir. Ama Türkiye’nin 28 Şubat süreci ile ilgili olarak yapılabilecek en doğru tespit, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından adım adım aşındırılan laikliğe yeniden dönüş çabası olduğudur.

Kılıçdaroğlu’nun şimdi tam da 28 Şubat günü 28 türbanlı kadınla buluşması aslında “Ben Cumhuriyetin laikliğine karşı tarikat ve cemaatlerle birlikteyim” mesajını vermekten başka anlama gelmez.

Devamını Oku

Hukuk devletine, Cumhuriyet’e ve tüm insani değerlere karşı işlenmiş bir cinayet!

Hukuk devletine, Cumhuriyet’e ve tüm insani değerlere karşı işlenmiş bir cinayet!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

27 Şubat 2022

Olmak ya da Olmamak

Mehmet Bedri Gültekin

Yaşları 80’in üzerinde olan 14 emekli general ve amiralin 28 Şubat davası sonucunda müebbet hapse çarptırılmaları ve hapse atılmalarının üzerinden tam altı ay geçti.

28 Şubat 1997 tarihinin üzerinden ise tam 25 yıl geçmiş bulunuyor.

Bu cezayı hukuk devleti mantığı içinde açıklama olanağı yoktur. Söz konusu komutanlar bundan tam 25 yıl önce Anayasal bir kurul olan Milli Güvenlik Kurulu’nun almış olduğu bir karar dolaysıyla mahkûm edildiler.

Alınan kararın altında dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan ile yasa gereği Kurulun doğal üyesi olan Milli Savunma Bakanı’nın da imzası bulunuyordu. Üstelik gerek sayın Erbakan gerekse diğer Bakan, hiçbir zaman 28 Şubat kararlarının aleyhine tek söz etmediler.

Bütün suçları, o gün bulundukları görevin gereği olarak Milli Güvenlik Kurulu’nun almış olduğu kararları uygulamak olan komutanları, müebbet hapisle cezalandırmak, çağdaş hukuk anlayışıyla açıklamak mümkün değildir.

FETÖ operasyonu

28 Şubat davası, aradan 16 yıl geçtikten sonra 2013 yılında, o zaman yargının içine iyice çöreklenmiş olan FETÖ’cü yargı mensupları tarafından açıldı. 

Bu da son derece anlaşılır bir durumdur. Çünkü 28 Şubat, öncelikle devlet içine sızmış olan FETÖ yapılanmasını hedef almıştı. Nitekim terör örgütü elebaşının, 28 Şubat’ın ardından Türkiye’de barınamayarak ABD’ye kaçması ve iltica etmesi son derece önemli bir kanıttır.

28 Şubat’ın FETÖ’yü hedef alması, bu süreçte görev alan komutanların ülkeye yönelen bir tehdidin önlenmesinde önemli bir görevi üstlendiklerini gösterir. Bundan dolayı söz konusu komutanların cezalandırılması değil takdir edilmesi gerekir.

Komutanlara bir eleştiri yapılacaksa o da FETÖ ve benzeri Cumhuriyet düşmanlarına karşı mücadelede yeterince kararlı davranmadıkları ve sonuna kadar gitmedikleri olmalıdır.

28 Şubat, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin emperyalizme ve onun yerli işbirlikçileri olan kuvvetlere karşı kendisini var eden değerlere dayanarak yasalar çerçevesinde silkinmesi ve harekete geçmesi olayıdır. 

Eksik ve yarım da kalmış olsa olay budur. “Türkiye Cumhuriyeti”, ne kadar meşru ve yasal ise 28 Şubat da o kadar meşru ve yasaldır.

FETÖ’ye karşı alınan tedbirler, 8 yıllık zorunlu eğitimin getirilmesi, Cumhuriyet düşmanı tarikat ve cemaatlere karşı alınan bu ve benzer bazı önlemler; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Atatürk önderliğinde temelleri atılan kurucu esaslarına dönme girişimidir.

Aynı şekilde 28 Şubatla birlikte Türk Ordusu emperyalizmin bir başka “kullanışlı aracı” olan PKK’ya karşı da etkili bir mücadele yürütmüş ve bu yöndeki adımlar da 1999 yılında bu örgütün silah bırakarak Türkiye’deki bütün adamlarını yurtdışına çıkarması ile sonuçlanmıştır.

İşte şimdi emekli generalleri bu kadar yıldan sonra hapse atanlar, bu mücadelenin öcünü almaktadırlar.

28 Şubat, “Cumhuriyet”in kendini savunma refleksiydi.

28 Şubat komutanlarını hapse atanlar ise “Cumhuriyet düşmanlığı refleksini” gösteriyorlar.

İnsanlık dışı eylem

Emekli komutanları hapse atanların eyleminin bir de insani boyutu bulunuyor. 

Yaşı 80’in üzerinde, bazıları ise 90’ına dayanmış olan komutanları, bu yaşlarında tamamen hukuksuz şekilde cezaevi koşullarında bulunmaya mahkum etmek hangi insani değerle açıklanabilir.

Emekli Hava Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Ahmet Çörekçi 89 yaşında Silivri cezaevinde…

Emekli Hava Kuvvetleri Komutanı İlhan Kılıç 86 yaşında…

Emekli Korgeneral Vural Avar 84 yaşında…

Emekli Orgeneral Çevik Bir 82 yaşında,

Emekli Koramiral Aydan Erol 82 yaşında,

Emekli Korgeneral Çetin Saner 82 yaşında,

Emekli Orgeneral Çetin Doğan 81 yaşında…

Emekli Jandarma Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Fevzi Türkeri 81 yaşında,

Emekli Korgeneral Hakkı Kılınç 81 yaşında,

Hapiste olan diğer emekli komutanlar Korgeneral Yıldırım Türker, Tümgeneral Cevat Temel Özkaynak, Tümgeneral Erol Özkasnak, Tümgeneral İdris Koralp ve Tümgeneral Kenan Deniz de yaşı 80 civarında olan diğer emekli generaller…

Evet bu yaşlarda olan ve bütün ömürleri vatana hizmetle geçmiş komutanları hapse atmak herhangi bir insani değerle açıklanamaz ama Cumhuriyet’e ve Atatürk Devrimlerine ölümüne kinli olan Ortaçağ kafasının öc alma duygularıyla açıklanabilir.

Ama sadece emekli komutanları hapse atanları suçlayarak olayı geçiştirmek doğru değildir. 28 Şubat davası ve komutanların hapse atılmasından milletçe sorumluyuz. Bu hukuk cinayetine, Cumhuriyete karşı işlenmiş olan bu suça ve yaşı 90’a dayanmış emekli komutanları hapse atan kafaya yeterince karşı konulmadığı ve mücadele edilmediği için hepimiz tarih önünde sorumluyuz.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.