DOLAR 16,9829 0.91%
EURO 17,5041 -0.24%
ALTIN 983,710,63
BITCOIN 3351442,24%
Gaziantep
30°

AÇIK

02:00

İMSAK'A KALAN SÜRE

Yıldırım Koç

Yıldırım Koç

01 Temmuz 2022 Cuma

KURTULUŞ SAVAŞI DÖNEMİNDE KOMÜNİSTLERİN MUSTAFA KEMAL PAŞA’YA BAKIŞI

KURTULUŞ SAVAŞI DÖNEMİNDE KOMÜNİSTLERİN MUSTAFA KEMAL PAŞA’YA BAKIŞI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

1 Temmuz 2022

Yıldırım Koç

www.yildirimkoc.com.tr

Dünkü yazımda Kurtuluş Savaşı yıllarında Sovyet Rusya’nın Anadolu’ya bakışını özetlemeye çalışmıştım. Sovyet Rusya, Sakarya Zaferi’ne kadar Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğindeki mücadelenin başarı şansına pek güvenmiyor ve bu nedenle çeşitli alternatifler geliştirmeye çalışıyordu. Karşılıklı güven yetersizliğinin yol açtığı sorunlar ancak Frunze’nin 1921 yılı Aralık ayı ve 1922 yılı Ocak ayında Mustafa Kemal Paşa ile yaptığı uzun görüşmelerde aşılabildi. Anadolu ile Sovyet Rusya arasındaki sıkıntılar, Komintern’in politikalarını izleyen komünistlerin Kurtuluş Savaşı’na bakışını biçimlendirdi ve ilişkilerde sorunlar yarattı. 

Mustafa Kemal Paşa’nın, komünist yapılanmaların üst düzeylerinde görev yapanlar arasında güvenilir adamları vardı ve bu cenahtaki gelişmeleri günü gününe izliyordu. 

Bu kısa yazıda, Kurtuluş Savaşı döneminde komünistlerin bazı tavır ve açıklamalarını özetleyeceğim. 

İstanbul’da 1919 yılında kurulan Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası’ndan Vehbi Sarıdal, Sadık Ahi ve diğer bazı kişiler Anadolu’ya giderek mücadeleye katıldı. (Erden Akbulut-Mete Tunçay, İstanbul Komünist Grubu’ndan (Aydınlık Çevresi) Türkiye Komünist Partisi’ne, 1919-1926, 1. Cilt, 1919-1923, Sosyal Tarih Yayınları, İstanbul, 2012, s.67). Ancak hareketin önderi konumundaki Dr.Şefik Hüsnü Deymer İstanbul’da kaldı ve milli mücadeleyi ihmal ederek, sınıf mücadelesini ve sosyalizm mücadelesini geliştirmeye çalıştı.  

Anadolu’da mücadele örgütlenmeye çalışılırken, İstanbul’da 1919 Ekim’inde yapılan bir toplantıda Spartakistlerden Berlin Darülfünunu talebesi İhsan Raif Bey şunları söylüyordu (İkdam, 25 Ekim 1919): “Türk milleti harp istiyor dediler. Irak’ın kumlarında, Çanakkale’de, Kafkas’ın dağ tepelerinde ameleyi öldürdüler. (…) Amele, sen düşmanını tanı. Senin düşmanın Rum, İngiliz, Fransız değildir. Dünyada senin düşmanın, sermaye sahipleridir. (…) Biz milliyetçi fırkalar istemiyoruz.” (Akbulut-Tunçay,2012;57-58)

Bakü’de kurulan Türkiye Komünist Fırkası’nın önderlerinden Süleyman Nuri, Komintern’in (Komünist Enternasyonal) 22 Haziran – 12 Temmuz 1921 günlerinde toplanan Üçüncü Kongresinde yaptığı konuşmada Anadolu’daki mücadeleyi şöyle değerlendiriyordu: “Savaşın sonunda paşalar Versay Barışı’nı yaparken, Anadolu işçi ve köylüleri, silahlanarak kendi özgürlüklerini elde etmek üzere ayaklandılar. Bu bağımsızlık hareketinin başına da Kemal Paşa ve diğerleri gibi, eski paşalar oturdu. Kemal Paşa’nın eğilimi ve rolü de, daha önceki Türk rejiminin aynısıydı. (…) Kemal’in teşkilatladığı parti, onun tarafından provokasyon amacıyla, komünistleri izlemek ve komünist etkilerini yok etmek için kurulmuştur. (…) Anadolu işçi ve köylüleri, Antant’a karşı yürütüldüğü sürece bu mücadeleyi destekleyeceklerdir. Fakat Kemal Paşa bu mücadeleyi durdurmaya ve taviz vermeye kalkarsa, Anadolu işçi ve köylüleri tek vücut gibi ayağa kalkacaklar, Kemal’i devirecekler, onun cesedinin üzerinden geçerek, bütün Doğu ile birlikte bağımsızlıkları uğruna savaşmak üzere cepheye gideceklerdir.” (Akbulut-Tunçay,2012;108)

Komünistler İstanbul’da 1922 yılında 1 Mayıs vesilesiyle bir bildiri yayımladılar. Bu bildiride Anadolu’da sürdürülen bağımsızlık savaşına hiç değinilmiyor, bu mücadeleye destek verilmiyordu. Halbuki 1921 Eylül’ünde Sakarya Savaşı kazanılmıştı ve Büyük Taarruz’a hazırlanılıyordu. İstanbul’daki komünistler ise Anadolu’daki bağımsızlık mücadelesine değil, Sovyetler’e odaklanmıştı. İstanbul’daki komünistlerin 1 Mayıs bildirisi şöyle bitiyordu: “Yaşasın Sovyetler Rusyası! Yaşasın Cihan Komünist İnkılabı! Bütün kuvvet işçilere!” 

Komünistlerin 1922 yılında dağıttığı bir bildiri de şöyle bitiyordu: “Yaşasın İnkılapçı Türkiye Komünist Partisi! Yaşasın Sovyetler Rusyası ve Komünist Enternasyonali! Yaşasın Sovyetler Türkiyesi!” (Akbulut-Tunçay,2012;136-137)

1922 yılında İstanbul’da 1 Mayıs kutlamaları Hürriyet-i Ebediye Tepesi’nde yapıldı. Kutlamalarda Türkiye Sosyalist Fırkası adına Şakir Rasim, Şefik Hüsnü’nün Türkiye İşçi ve Çiftçi Sosyalist Fırkası adına da Sadrettin Celal birer konuşma yaptı. 1 Mayıs kutlamasını düzenleyen örgütlerin ortak bildirisinde “barış” isteniyordu; ancak Anadolu’daki bağımsızlık mücadelesine destek, emperyalizme ve Yunan saldırılarına karşı çıkış yoktu. Bildirinin ilgili bölümü şöyledir: “Anadolu harbi işçi ve çiftçi kitlelerinin menafiine [menfaatlerine] muvafık bir tarzda ve bu kitleler sermayedar pazarlıklarına alet edilmeden derhal nihayet bulmalıdır.” (Mete Tunçay, Türkiye’de Sol Akımlar, 1908-1925, İletişim Yay., İstanbul, 2009, s.23)

Dr. Şefik Hüsnü Deymer, Büyük Zafer’den sonra, 20 Eylül 1922 tarihli Aydınlık’ta yayımlanan “Anadolu Zaferi” başlıklı yazısında Kurtuluş Savaşı’nın başarısını şöyle küçümsüyordu:

“Bu şanlı savaş dolayısıyla pek çok yazılar yazıldı. Fakat önemli bir nokta sessizlikle geçiştirildi. Ezilenlerin yenmesini bütün basın yalnızca onların gösterdikleri hareketlere yordu. Oysa olayları dikkatle izleyenler diğer bir etkenin bizden yana çalıştığını fark etmişlerdir. Yunan ordularının çözülmesi, çürümesi denilen şey gerçekte nedir? Bunu kimse kendi kendine veya daha iyi bilenlere sormadı, bir yıldırım hızıyla gelişen Türk zaferini kolaylaştıran bu durumu Yunan sosyalistlerinin savaş aleyhindeki ve Yunan burjuvazisinin Yunan ulusuna karşı işlediği hıyanetler hakkındaki yaptığı şiddetli propaganda ve iki ulusu kardeşliğe doğru iten teşvik yollu yayınları sağlamıştır. Yunan ordusundaki işçi ve köylülerden kurulu birlikler dağılmış ve ‘Yaşasın Lenin!’ diye haykırarak subaylarının cesedi üstünden İzmir yönünde geri çekilmişse, bu Yunan Sosyalist Partisi’ne mensup savaşçıların korku bilmez gayretleri sayesinde olmuştur.” (Şefik Hüsnü, Türkiye’de Sosyal Sınıflar, Kaynak Yayınları, İstanbul, 1997, s.69) Ancak Yunan komünistlerinin böyle etkili bir mücadelesinin olduğuna ilişkin hiçbir belge ve hatta ciddi iddia bulunmamaktadır. 

Komintern’in 5 Kasım – 5 Aralık 1922 tarihlerinde toplanan Dördüncü Kongresinde Türk Delegasyonu Sekreteri Orhan’ın – Sadrettin Celal’in (Antel) 19 Kasım 1922 günü yaptığı konuşma şöyleydi: “BMM  Hükümeti, son üç yıl boyunca davranışlarıyla, bir ihanet politikası izlediğini ortaya koymuştur. (…) İç politikasına gelince, Ankara hükûmetinin faaliyeti, demokratik reformlardan yana olan bütün parti ve grupların özgürce çalışmalarını engellemekten, her türlü muhalefeti, billurlaşmasına vakit bırakmadan boğmaktan ve halkı resmi vaadlarla aldatmaktan ibaret olmuştur. (…) Vaadlerine rağmen, hükûmet işçi kitlelerinin yararına hiçbir reforma başlamamıştır. Tersine, işçi sınıfı teşkilatlarının kurulmasını her yolla engellemiştir, köylüleri de dayanılmaz bir vergi yükü altında ezmektedir. (…) Londra Konferansından beri milli burjuvazi artık devrimci değildir. (…) Mustafa Kemal hükûmeti toplu tutuklamalar yaparken, hapsedilen yoldaşlarımızı Sovyet Rusya hesabına casusluk etmekle ve dolayısıyla vatana ihanetle suçlamıştır.” (Akbulut-Tunçay, 2012;232-233)

Komintern’in Dördüncü Kongresi sırasında Orhan’ın – Sadrettin Celal’in Komintern dergisinde yayımlanan yazısında da (2 Aralık 1922) şu değerlendirme yer almaktadır: “Türk büyük burjuvazisinin doğrudan temsilcisi olan Ankara hükûmeti (…) Londra Konferansı’ndan bu yana milliyetçi burjuvazi artık devrimci değildir. Ankara hükûmetinin temsil ettiği büyük burjuvazinin, çıkarlarını güvence altına almak için, barış koşullarına ihtiyacı vardır.” (Akbulut-Tunçay,2012;241)

Bazı komünistler, Ulusal Kurtuluş Savaşı zaferle sonuçlandıktan sonra bile somut şartların somut tahlilini yapamıyorlardı. Türkiye Komünist Partisi muvakkat merkezi teşkilat bürosu üyesi ve Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası Genel Sekreteri Salih Hacıoğlu’nun Komintern İcra Komitesi başkanlığına gönderdiği 1 Eylül 1923 tarihli raporda şöyle denmekteydi:  “İstanbul ameleleri arasında zafer neşesiyle milliyetçilik cereyanları kuvvetlenmeye başlamıştı. Buna karşı koymak için milliyetçilik aleyhinde şiddetli propagandalar yapılmak üzere nüvelere kati talimatlar verildi.” (Erden Akbulut & Mete Tunçay, Türkiye Halk İştirakiyun Fırkası, 1920-1923, Sosyal Tarih Yayınları, İstanbul, 2007, s.484)

Mustafa Kemal Paşa’nın komünistlere ilişkin tavrını değerlendirirken, komünistlerin daha Kurtuluş Savaşı yıllarında Mustafa Kemal Paşa’ya nasıl baktıklarını bilmekte yarar vardır. 

Devamını Oku

KIRMIZI IŞIKTA GEÇMEK

KIRMIZI IŞIKTA GEÇMEK
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yıldırım Koç

www.yildirimkoc.com.tr

Türklerle Almanlar arasında birçok fark var. Benim en çok dikkatimi çeken, Almanların aşırı kuralcılığı. Biz şartlara göre çözüm üreten bir milletiz. Uygun zamanlarda da kuralları işlemez hale getirmede son derece ustayız. Bunun bir örneğini yayalara kırmızı ışık yanarken karşıya geçmekte yaşadım. 

Almanya’nın ufak bir kentinde bir Alman sendikacısıyla akşam yemeğinden sonra, saat gece yarısına gelmişken, otele dönüyorduk. Karşıdan karşıya geçeceğiz. Yolda gelen giden araba yok. Yayalara kırmızı ışık yanıyordu. Alman arkadaşa “hadi geçelim” diyorum, “olmaz,” diyor, “kırmızı ışık yanıyor.” Neyse bekledik. Alman arkadaşım, ancak yayalara yeşil ışık yanınca karşıya geçti. Böylesine kuralcıydı.

Almanların bu kuralcılığına ilişkin bir öykü aklıma geldi. Nerede okuduğumu hatırlamıyorum. Bolşevikler, Alman komünistleriyle dalga geçermiş, çünkü bir grup Alman komünisti, polisten kaçarken bir parka girmiş, “çimenlere basmayın” yazısını görünce bu talimata uymuşlar, çimenlere basmamışlar ve polise yakalanmışlar. Alman sendikacı arkadaşıma bu öyküyü anlattım. Epeyce güldük. Neyse, bu arkadaş bir keresinde Türkiye’ye geldiğinde onu biraz eğittik; hangi durumlarda yayalara kırmızı ışık yandığında bile karşıya geçilebileceğini öğrettik. 

Gerçekten, yayalara kırmızı ışık yanarken hangi durumlarda karşıya geçilir?

Birinci olasılık, yolda hiçbir aracın olmaması ve araç geçme olasılığının düşük olması. Bu konuda bizim insanımızın hiçbir kuşkusu olmaz; yolu geçiverir. 

İkincisi ise farklı bir durum.

Ben uzun yıllardır Ankara’da yaşıyorum. Yolum da sık sık Kızılay’a düşüyor. 

Kızılay’da daima trafik polisleri olur. 

Eğer, örneğin, sabah 10’da yayalara kırmızı ışık yanarken karşıdan karşıya geçmeye kalkarsanız, trafik polisi size müdahale eder, uyarır, hatta azarlar. Belki ceza bile keser. 

Ancak diyelim karlı veya yağmurlu soğuk bir günde yaya geçidine geldiniz. İnsanlar birikmeye başladı. Bir kısmı dolmuşa yetişecek, bir kısmı alışveriş yapıp otobüs kuyruğuna girecek. İnsanlar birikir. Herkesin acelesi vardır. Kaç kez seyrettim. Araçlar geçerken ve yayalara kırmızı ışık yanarken bir iki kişi yola adımını atar. Onların arkasından üç beş kişi daha ilerler. Bir anda 200-300 kişi, akmakta olan trafiğe rağmen yola çıkar ve yayalara kırmızı ışık yanarken karşıya geçiverir. Bugüne kadar hiçbir trafik polisinin de böyle bir durumla karşılaştığında bu kitleye müdahale ettiğine tanık olmadım. 

Kırmızı ışık konusunu düşünürken, aklıma rahmetli Süleyman Demirel’in 3 Ocak 1991 genel grevi sırasında verdiği demeç geldi. 

Türk-İş 3 Ocak 1991 günü ülke çapında işe gitmeme kararı aldı. Cumhurbaşkanı Turgut Özal ve hükümetin bu eylemin yasadışı olduğu ve gerekenin yapılacağı konusundaki tehditlerine karşı, muhalefet partileri Türk-İş’e destek verdi. Bu dönemdeki havayı en iyi yansıtan görüşlerden biri, o tarihlerde DYP Genel Başkanı olan Süleyman Demirel’in sözleriydi. 

Süleyman Demirel’in 2 Ocak 1991 günkü açıklaması basına şöyle yansıdı: 

“DYP Genel Başkanı Süleyman Demirel de, ‘Kötü idareye karşı olan tepkiye destek veriyoruz’ dedi. Demirel, dün parti genel merkezinde gazetecilerin konuya ilişkin sorusunu yanıtlarken, eylemin genel grev değil, üretimden gelen gücü ortaya koyma olduğunu belirtti ve şunları söyledi: ‘Yüzbinleri nasıl cezalandıracaksınız? Yüzbinlerin bu çeşit harekete kalkması, fiili suç bile sayılsa, bu, kanunu işlemez hale getirir. Yöneticiler, yüzbinleri cezalandırmayı düşüneceğine, işçiyi bu noktaya getiren nedenleri ortaya koysun, onlara ilgi göstersin. Çankaya sakini Sayın Özal, televizyonda dakikalarca övünüyor. Bu boş övünme yerine milyonların sıkıntısına eğilsin. İşçi eylemi, sıkıntı içindeki milyonların tepkisine tercümandır. Bu nedenle, herkes bu olaya sıcak bakıyor, tabii biz de sıcak bakıyoruz.'” (Milliyet, 3 Ocak 1991)

Süleyman Demirel de yayalara kırmızı ışık yanarken karşıdan karşıya geçen kitleden yanaymış.

Devamını Oku

İNSANLARI YARGILAMAK YERİNE ANLAMAYA ÇALIŞMAK

İNSANLARI YARGILAMAK YERİNE ANLAMAYA ÇALIŞMAK
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yıldırım Koç

Ben haddini bilmeye çalışan ve yaptığı işi biraz fazlaca ciddiye alan biriyim. 71 yaşındayım. Ömrümün çok büyük bölümü de insanlarla görüşerek, tartışarak, onlardan gerçekten öğrenmeye ve mümkünse onlara birşeyler öğretmeye çalışarak geçti. Genç ve hatta orta yaşlıyken, insanları anlamaya çalışmak yerine yargılama eğilimindeydim, onları eğitebileceğimi sanırdım. Yaklaşık son 20 yıldır, yargılamaya kalkmak yerine anlamaya çalışıyorum. Anlama çabam, hem tek tek kişiler açısından, hem de kitle hareketleri ve sınıf davranışları açısından geçerli.

İnsanlarda yaygın bir eğilim, sık sık “somut şartların somut tahlilini yapalım” deseler bile, gönüllerinden geçeni gördüklerini sanmak. İnsanları, kitleleri ve sınıfları anlayabilmek için önyargılardan sıyrılmak ve biraz bilimsel çaba gerekiyor. Kendi çalıştığım alandan birkaç örnek vereyim.

İşçilerin epeyce bir bölümü 1950’li yıllarda Demokrat Parti’ye oy verdi, DP’nin ocak ve bucak teşkilatlarında görev aldı. Eğer bu dönemi bilmiyorsanız, 1945 yılında Çiftçiyi Topraklandırma Kanununun çıkarılması sırasında büyük toprak sahiplerinin çıkarlarını savunarak CHP’den ayrılan ve DP’yi kuran ve 1950’li yıllarda da Türkiye’de ABD’ye bir sürü üs ve tesis veren DP’yi işçilerimizin desteklemelerini de cahilliklerine veya aldatılmışlıklarına yorarsınız. Tabii ki büyük bir yanlış yaparsınız. İşçilerimizin büyük bölümünün bu dönemde Demokrat Partiyi desteklemelerinin son derece mantıklı nedenleri vardır. Burada sıralamayayım. Üşenmeyen 1950’li yıllarda işçi lehine çıkarılan kanunları, yapılan uygulamaları ve açılan yeni iş olanaklarını öğrenir; bu yıllarda halkın bütününü etkileyen olumlu gelişmeleri inceler.

İşçilerimizin önemli bir bölümü rahmetli Süleyman Demirel’i desteklerdi. Bu insanlar aldatıldılar mı? Yoksa cahil miydiler?

Tabii ki hayır.

Süleyman Demirel’in işçilere sağladığı yararlardan üçü çok önemlidir. Birincisi, emeklilikte yaş koşulunu kaldırması ve kadınların 38, erkeklerin 43 yaşında emekli olabilmesi (borçlanmayla biraz daha erken emeklilik bile mümkündü). İkincisi, kıdem tazminatı gün sayısını 15’ten 30’a çıkarması ve kıdem tazminatına hak kazanmak için çalışılması gereken süreyi 3 yıldan 1 yıla indirmesi. Üçüncüsü de, Demirel döneminde birçok fabrikanın açılması, yeni iş olanaklarının yaratılması. Bunların dışında başka yararlar da var. Kısa vadeli çıkarını çok iyi bilen insanlarımız, halkın diliyle de konuşan Demirel’in bu uygulamalarını sevdi ve kendisini destekledi.

Bazı okuyucular, insanlarımızın kısa vadeli çıkarlarını çok iyi bildikleri, feleğin çemberinden geçmiş oldukları, son derece ihtiyatlı ve tedbirli davrandıkları, vb. değerlendirmelerime de katılmıyor ve hatta bunlara tepki duyuyor. Bu tepkinin bir nedeni, insanın kendisini halkımızın üstünde görmesi olabilir. Başka insanları cahil veya kolayca aldatılabilir kabul etmek, kendisinin akıllı, eğitimli ve uyanık olduğu varsayımının sonucudur. Solda yaygın hastalık, halkı eğitilecek bir kitle olarak düşünmektir. Çok geç bilinçlendim, ama son 20-25 yıldır halkımızın çok çok büyük bölümünün ne kadar uyanık olduğunu öğrendim. Halkımız, hem saf ayaklara yatar, hem de benim gibileri suya götürür, susuz getirir, tuz yalatır, bir daha suya götürüp su içirmeden geri getirir. İnsanlara tabii ki bazı şeyler öğretmek mümkün; ancak onları ancak hayat eğitebiliyor. Halkın kendi kısa vadeli çıkarlarını bilmediğini düşünenlerin benim gibi bilinçlenmeleri umarım benimki gibi geç olmaz.

Bu konuda yaşadığım son örnek, asgari ücretin yıpranmasıyla ilgili.

Asgari ücret alan milyonlarca insan, Ocak ve Şubat aylarındaki enflasyon nedeniyle gerçek gelirlerinde bir düşme olduğunu biliyor; ancak son derece gerçekçi davranarak, kitlesel eylemlere yönelmiyor. Bazı kişiler ve örgütler, Ocak ayında yapılan yüzde 50’lik zammın Şubat ayındaki yüzde 54’lük enflasyonla geri alındığını ileri sürüyor. Ben ODTÜ’nün eski adıyla “Ekonomi ve İstatistik Bölümü” mezunuyum. Mezun olalı 49 yıl oldu. 24 yıldır da ODTÜ’de ders veriyorum. Eğer bir öğrenci, Şubat sonundaki yüzde 54’lük yıllık enflasyon nedeniyle yılbaşındaki yüzde 50’lik zammın eriyip gittiğini söylerse, çok çok kızarım. Yüzde 54, 2021 yılı Şubat ayı sonundan 2022 yılı Şubat ayı sonuna kadarki enflasyonun oranıdır. Ocak ayında uygulanan 4253 liralık asgari ücretin ne kadar aşındığını inceleyecekseniz, 2022 yılı Ocak ve Şubat ayı enflasyon verilerine bakar, o verileri deflatör olarak kullanarak, satınalma gücündeki kaybı bulursunuz. Kulaktan dolma bilgiyle dolduruşa gelenler insanların/kitlelerin/sınıfların davranışlarını anlayamaz, yorumlayamaz ve onları yargılamaya kalkar. Onlara göre, asgari ücret artışı eriyip gittiyse, buna tepki göstermeyenler ya korkaktır, ya cahildir, ya aptaldır. Halbuki hiçbiri değildir. Bu yargılamayı yapan, gerçekliği kavramaktan uzaktır; hayal dünyasında yaşamaktadır.

Devamını Oku

YERSENİZ YEDİRİRLER

YERSENİZ YEDİRİRLER
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yıldırım Koç

www.yildirimkoc.com.tr

Geçenlerde bir özel işyerinden bir beyaz yakalı çalışan (işçi) aradı. İşyerinde örgütlü bir sendika var. Ancak beyaz yakalılara işveren tarafından söylenen, sendikalaşma haklarının olmadığı. Bir arkadaşından telefonumu almış. Sendikalaşma haklarının olup olmadığını sordu. 

Arayan kişi büyük olasılıkla üniversite mezunu bir beyaz yakalı. Örgün eğitim düzeyi yüksek, elinin altında bilgisayar ve akıllı telefon olan bir kişiden ne beklersiniz? Bu konuda Anayasaya ve ilgili kanunlara bakması ve bir karara varması. Böyle yapmamış. İşin kolayına kaçmış. 

Bu arkadaşla önce işyerindeki beyaz yakalı işçilerin durumunu konuştuk. Son döneme kadar, mavi yakalı işçilerden daha iyi ücretler alıyorlarmış. Ancak son yıllarda imzalanan toplu iş sözleşmeleri ve son aylarda yüksek enflasyon oranları nedeniyle, mavi yakalı işçilerin gerisine düşmüşler. Ayrıca toplu iş sözleşmesinde çeşitli yan ödemeler varken, beyaz yakalı işçilere yalnızca ikramiye ve yemek veriliyormuş. Toplu iş sözleşmesindeki diğer yan ödemeler beyaz yakalı işçilere uygulanmıyormuş. Ayrıca fazla çalışma ücreti de almadıklarını, özellikle yılın belirli dönemlerinde epeyce süre fazla çalışma yaptıklarını anlattı. 

İşyerlerinde uygulanan toplu iş sözleşmelerinin büyük bölümünde, beyaz yakalı işçiler (büro çalışanları, teknik personel, vb.) toplu iş sözleşmesinin kapsamı dışında bırakılır. Bunun anlamı, bu kişilerin sendikaya üye olmaları durumunda bile işyerinde uygulanan toplu iş sözleşmesinden yararlanma imkanının olmamasıdır. Yapılması gereken, toplu iş sözleşmesinin kapsam dışı personele ilişkin maddesinin değiştirilmesidir. Ancak işyerinde uygulanan toplu iş sözleşmesinde “kapsam dışı personel” olarak belirlenmek, kişinin sendikalaşma hakkının bulunmadığı anlamına gelmez. 

Telefonla arayan kişiye, sendikaya üye olmasını ve ardından sendika yöneticileriyle görüşerek, bir sonraki dönem toplu iş sözleşmesinin kapsam dışı personel maddesinin değiştirilmesini istemesini önerdim. 

Teşekkür etti. İşverenin kendilerine yıllardır sendikalaşma haklarının olmadığını söylediğini tekrarladı ve “yemişiz” dedi. Gerçekten de yerseniz, hiç acımazlar, yedirirler. 

Bir başka işyerinden arayan bir işçi de, mevsimlik işçi olduğunu, çalıştığı işyerinde bir sendikanın yetkili olduğunu, ancak işveren yetkililerinin kendilerine, “mevsimlik işçi oldukları için sendikaya üye olma haklarının bulunmadığı”nı söylediğini anlattı. 

İş sözleşmesinin belirli süreli mi, belirsiz süreli mi olduğunu sordum. Bilmiyordu. Bir arkadaşıyla görüşüp yeniden aradı. Belirli süreli iş sözleşmesi imzalatmışlar. Esasında çalıştığı işyerinde belirli süreli iş sözleşmesiyle işçi çalıştırılmasının İş Kanununun 11.maddesine aykırı olduğunu anlattım. Ayrıca, ister belirli süreli, ister belirsiz süreli olsun, ister mevsimlik, ister daimi işçi olsun, işe başlar başlamaz sendikalaşma hakkının bulunduğunu söyledim. 

Benzer bir durumla deneme süresinde çalışan işçilerle ilgili olarak karşılaşmıştım. Bazı işverenler, deneme süresinde çalışan işçilerin sendikalaşma hakkının bulunmadığını söyleyerek, bir sendikanın yetkili olduğu işyerindeki işçilerin sendika üyeliğini ve böylece yürürlükteki toplu iş sözleşmesinden yararlanmasını erteleyebiliyorlar. Halbuki sendika üyeliğinin deneme süresiyle de bir bağlantısı yok. İş Kanununa göre, deneme süresi bireysel iş sözleşmelerinde 2 aya, toplu iş sözleşmelerinde de 4 aya kadar uzatılabiliyor. İşverenin gerçekdışı ifadesine kanan işçi, deneme süresi bitene kadar sendikaya üye olmazsa, önemli bir hak kaybına uğrayabiliyor. Günümüzde birçok işçi, yürürlükteki mevzuatta yer alan haklarını bilmiyor. Hakların kağıt üzerine geçirilmesi bir aşamadır, kağıtta yer alan hakların hayata geçirilmesi ayrı ve bazen daha zor bir aşamadır. Ancak ikinci aşamanın gerçekleştirilebilmesinin önkoşulu da, bu haklardan haberdar olmaktır. Türkiye’de ne yazık ki milyonlarca işçi, onların çalışma koşullarının belirlenmesinde kullanılan temel metin olan 4857 sayılı İş Kanununun farkında değil, bu kanunun son biçimine ve ilgili yönetmeliklere nasıl erişebileceğini bilmiyor. Halbuki, elinin altındaki akıllı telefona www.mevzuat.gov.tr yazsa, önüne gelecek sayfada istediği kanunun en son ve en doğru biçimine ücretsiz olarak erişebilir. Yönetmelikler için de aynı imkan var. Zorlaşan hayat şartları, bu kanunları ve yönetmelikleri iyi öğrenmeyi, kanunlardaki hakları bilerek kullanmayı gerektiriyor. Yoksa size yalan yanlış bir şeyler söylerler. Siz de kendi haklarınızı gerektiği gibi öğrenmediğinizden söylenene inanırsınız. Yersiniz. Yerseniz de hiç acımazlar, yedirmeyi sürdürürler.

Devamını Oku

İKİ AYRI MİLLET Mİ OLUŞUYOR?

İKİ AYRI MİLLET Mİ OLUŞUYOR?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yıldırım Koç

www.yildirimkoc.com.tr

İngiltere’nin ünlü başbakanlarından Benjamin Disraeli (1868 yılında ve 1874-1880 döneminde başbakandı) 1845 yılında yayımlanan Sybil veya İki Ulus isimli romanında, zenginleri ve yoksulları kastederek, İngiltere’de “aralarında hiçbir ilişki ve sempati bulunmayan; sanki değişik bölgelerde yaşayan veya farklı gezegenlerin yaşayanları imişler gibi bir diğerinin alışkanlıkları, düşünceleri ve duyguları konusunda cahil olan” “iki ulus” bulunduğundan söz ediyordu. Friedrich Engels de 1844 yılında yayımlanan İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu kitabında bu ülkede burjuvazi ile işçi sınıfının ayrı birer ırk, ayrı birer ulus olduğunu belirtiyordu: “Bütün bunlar dikkate alındığında, bir süreç içinde işçi sınıfının İngiliz burjuvazisinden tümüyle ayrı bir ırk olmuş olması şaşırtıcı değildir. Burjuvazinin, yeryüzündeki her bir ulusla, ortasında yaşadığı işçilerden daha fazla ortak noktası vardır. İşçiler, burjuvazininkilerden farklı lehçeler konuşmakta, farklı düşünce ve ideallere, başka geleneklere ve ahlaki ilkelere, farklı bir dine ve diğer politikalara sahiptirler. Buna göre, (işçiler ve burjuvazi, Y.K.) ancak ırk farklılığının onları farklı kılabileceği kadar radikal bir biçimde birbirine benzemeyen iki ulustur.”

Türkiye’de günümüzde “orta sınıf kalmadı” veya “orta sınıf ortadan kalktı” yorumunu yapanlar, gelecekte böyle bir duruma mı işaret ediyor? Türkiye’de sınıf ilişki ve çelişkilerinde bir nitelik değişimi mi yaşıyoruz?

Kanımca, Türkiye’de sınıf çelişkileri konusunda geçmişten çok farklı bir sürecin henüz başındayız. 

Söylemeye gerek yok. Türkiye’de Cumhuriyet’in ilk yıllarından günümüze tabii ki sınıflar vardı. Ancak bu sınıflar arasındaki çıkar çelişkileri çok belirleyici değildi. Yoksul köylülükle toprak ağaları arasında bazı bölgelerde dönem dönem eyleme dönüşen sorunlar yaşandı. Ancak bunlar sınırlıydı. İşçi sınıfı ile sermayedar sınıf arasında birçok kez eyleme dönüşen sorunlar oldu. Ancak bunlar, işçilerin bir sınıf olarak kitlesel biçimde kapitalizme karşı çıkmalarına yol açmadı. Bazı işyerlerinde yaşanan grevler, çeşitli direnişler, vb., mevcut kapitalist düzenin sınırları içinde verilen demokratik mücadelelerle önemli ölçüde çözüme kavuşturuldu. 

Türkiye’de her zaman yoksullar ve zenginler vardı. Ancak yoksullaşma azdı ve yoksullarla zenginler arasındaki çelişkiler, ciddi sınıf çatışmaları biçiminde gerçekleşmedi. Bugün durum farklı. Bir süredir, yeni bir sürecin içindeyiz, henüz başlangıcındayız. 

Geçmişte yoksullar ve zenginler vardı; ancak yoksulların durumu her gün bir parça iyileşiyordu veya iyileşeceğine inanılıyordu. Daha iyi günlerin yaşanacağına dair bir umut vardı ve bu umut birçok durumda gerçekleşiyordu da. Yoksulluk ve yoksullaşma iki ayrı kategoridir. Yoksul insanın tepkisi ile yoksullaşan insanın tepkisi birbirinden çok farklıdır. Yoksulluk vardı, ancak yoksullaşma ancak çok istisnai durumlarda söz konusuydu. 

Geçmişte zenginlerin tüketim kalıpları ile yoksulların tüketim kalıpları arasında uçurum olmazdı. Zenginin evine her gün et giriyorsa, yoksulun evine kurban bayramında girerdi. Zenginin atı ve at arabası varsa, yoksulun eşeği vardı. Zenginin evinde halısı, yoksulun evinde çulu bulunurdu. Zengin de yer yatağında yatardı, yoksul da. Zenginle yoksul genellikle aynı mahallede otururdu; mahalleler ayrılmamıştı. Zengin, zenginliğini gösteriş olarak kullanmaz, zenginliğinin görevi olan yardımlaşmayı ve dayanışmayı ihmal etmezdi. Zengin, zenginliğiyle yoksulu ezmezdi. Zenginle yoksul aynı camiye gider, namazda aynı safta yanyana namaz kılardı. Ramazanlar ve teravih namazları, farklı toplumsal sınıflardan insanların kaynaştığı durumlardı. Ayrıca, “elle gelen düğün bayram” idi.

Bu listeyi uzatabilirsiniz. 

Tabii ki zengin ile yoksulun yaşamlarında önemli farklar vardı; ancak bunlar çatışmalara neden olabilecek biçimde değildi. Toplumsal yapı, bu çelişkileri yumuşatmanın araçlarını da geliştirmişti. 

İkinci Dünya Savaşı yıllarında karaborsacılık sayesinde epeyce servet biriktirenler ve savaş sonrası dönemde büyük toprak sahipleri, gösterişçi tüketime yöneldi. Ancak bu dönemki kitle iletişim araçları, bu zenginlerin lüksünü ve israfını pek teşhir etmedi. Radyonun yayınları farklıydı. Televizyon yoktu. Yeşilçam filmlerinde zengin kız ve yoksul delikanlı mutlu sona ulaşırdı. Zalimlik yapan patronlar eninde sonunda yola gelirdi, vb. Ayrıca, nasıl tanımladığınıza bağlı olarak da “yoksulluk” vardı, ancak yoksullaşma yoktu. Kapitalizmin altın çağının yaşandığı 1946-1973 döneminde, yoksul köylülerin üç beş toprak işgali de, işçilerin birkaç yüz taneyle sınırlı eylemleri de, düzenin sınırları içinde çözüme kavuşturulabilen çelişkilerdi. 

1980’li ve 1990’lı yıllar için de benzer değerlendirmeler yapılabilir. Bu konulara ilişkin görüşlerimi daha önce birkaç kez yazmıştım. Burada tekrarlamıyorum. 

Günümüzde ise çok farklı bir süreç yaşıyoruz. 

Bunun göstergelerinden biri, çeşitli televizyon kanallarındaki yorumcuların, “orta direk kalmadı” tespitidir. Sermayedar sınıfın temsilcileri ve sözcüleri de, “gelir dağılımındaki bozulma”dan yakınmaya başladı. Gelir dağılımındaki bozulmanın ötesinde servet dağılımında da çok büyük bir farklılık da ortaya çıktı. 

Türkiye giderek derinleşen bir ekonomik kriz yaşıyor. Rusya-Ukrayna savaşından en çok etkilenecek ülkeler sıralandığında, savaşan ülkelerden sonra ilk sırayı Türkiye alıyor. Uluslararası piyasalarda petrol ve doğal gaz fiyatı artıyor. Türk Lirası’nın değeri, siyasal iktidarın çeşitli çabalarına rağmen, düşüyor. Benzin ve motorin fiyatları her gün artıyor ve tüm ürünlerini fiyatlarını daha da artırıyor. Hayatımızın ayrılmaz bir parçası olan elektrik ve doğalgaz faturaları can yakıyor. Enflasyon yüksek düzeyde seyrediyor. Önümüzdeki aylarda enflasyon oranında daha da yükselme olasılığı yüksek. Güneş çarığı sıkıyor, çarık da ayağı.

Bu durumda işçiler, memurlar, işsizler, emekliler, esnaf-sanatkar ve küçük üretici köylülük, Türkiye tarihinde ilk kez birlikte yoksullaşıyor. Bu insanların büyük bölümü, belirli bir süre rahat yaşamış, borçlanarak da olsa evini ve arabasını almış, ev eşyalarını değiştirmiş, çocuklarına üniversite eğitimi verdirebilmiş bir kesim. Bunlar şimdi yoksullaşıyor. Yoksul değiller, ancak yoksullaşıyorlar. Büyük servet sahipleri, yoksuldan değil, yoksullaşandan korkmalıdır. 

Diğer tarafta kârlarını artıran, diğer insanlardan ayrı ve güvenlikli sitelerde ve villalarda oturan, olağanüstü lüks bir yaşam sürdüren, müthiş bir israf içinde yaşayan, diğer insanlara tepeden bakan ve onları çeşitli biçimlerde aşağılayan bir kesim var. Bu kesimin yaşam düzeyi ve biçimi, sosyal medya, televizyon dizileri, filmler aracılığıyla da iyice görünür vaziyette. Ayrıca, geçmişin zenginlerinin mütevazı yaşam anlayışları yerine, müthiş bir lüks ve israf çok açık bir biçimde sergileniyor. Gözü olan herkes, toplumdaki sınıf farklılaşmasını görüyor. Kendisi yoksullaşırken daha da zenginleşenler tepki çekiyor. 

Birkaç örnek vereyim. 

Akbank’ın 2020 yılının son çeyreğinde net kârı 1,8 trilyon liraydı. 2021 yılının son çeyreğinde, yüzde 158’lik artışla, 4,8 trilyon lira oldu.

Garanti Bankası’nın 2020 yılının son çeyreğinde net kârı 1,1 trilyon liraydı. 2021 yılının son çeyreğinde yüzde 253 artışla 4,0 trilyon lira oldu.

İş Bankası’nın 2020 yılının son çeyreğinde net kârı 1,5 trilyon liraydı. 2021 yılının son çeyreğinde yüzde 329 artışla 6,5 trilyon lira oldu. 

Koç Holding’in 2020 yılının son çeyreğinde net kârı 2,5 trilyon liraydı. 2021 yılının son çeyreğinde yüzde 128 artışla 5,8 trilyon lira oldu.

Sabancı Holding’in 2020 yılının son çeyreğinde net kârı 927 milyar liraydı. 2021 yılının son çeyreğinde yüzde 458 artışla 5,2 trilyon lira oldu.

Bu kesimin (abartmıyorum) lüks bir mağazada sıradan on bir (11) adet bez mendil için ödediği fiyat, günümüzde bir aylık net asgari ücrete eşittir. 

Bu gidiş iyi değil. Bakalım bu farklılık, Engels’in 1844 ve Disraeli’nin 1845 yılında yayımladığı kitaplardaki durum gibi olacak mı. Olursa ne olur? Ne olabileceğini anlamak istiyorsanız, İngiliz işçi sınıfının 19. yüzyılın ilk yarısındaki tarihini okuyun.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.